top of page

sanal dünya




Ne hızlı değişiyor zaman… ve ne çabuk ayak uyduruyoruz her değişime.


Onca kıymetlimizi bir kalemde silip atıyor, vazgeçemeyeceğimizi düşündüğümüz neyimiz varsa unutuyor yeniye, çağın getirdiğine dört el sarılıyoruz. Bazen moda, bazen mecbur…


Daha dün her sokakta ancak bir kutsal mabet gibi gözüken bir tek telefonlu ev vardı. Asla Kars'taki yakınımızla görüşmeyi başaramazdık., "Adana çık aradan..." demekten... Şimdi evdeki herkesin birer tane... Odadan odaya onunla iletişim kurar olduk.


Kırk yılda bir fırsat yaratıp kaçtığımız dağ başlarında elimizde telefonumuz vizyona yeni giren filmleri izliyoruz. Öyle sardı ki bizi yanımızdaki sevgilimizi bile unutup telefona veriyoruz kendimizi, hoş o da son maçlardan gözünü alıp da baktığı yok ya...


Hele bilgisayarlarımız, ulusça aradığımızı bulmuştuk. öğrenmesi o denli kolay değildi. bir de pahalıydı, o yüzden zaman aldı. Ama sermaye durur mu kafasına koymuşsa? Bilgisayarsız ev artık çağdışılığa soyunmuş sayılırdı. Öğrenirsek köşe olacaktık. Öğrendik. Yedisinden yetmişine hepimiz birer facebookcu, birer twitci, birer blogcu olduk...


Bir devir sevdalarımızın tanığı bir çift gözdü, saçından kıskandığımız aşklarımız vardı. Ne mümkün selamsız sabahsız alnının ortasına ebediyen çıkmayacak bir yaftayı yemeyi göze almadan karşı cinsten birine merhaba demek… Komşusu ölse duymayan insan çağına geçmiştik, gittikçe kalabalıklaşan ve otomatize olan dünyada insan nedir ki? Parası var ve tüketiyorsa insandı. Bizi kalabalık yapan ortak idealler, ülküler devri bitmişti. Ülkesini kurtarayım derken yetmeyen yaşı büyütülüp asılanların duvarlara yazdığı yazılar silinip gitmeden, mezarlarına bile kimse gitmez olmuştu, aramayın bayramda el öpmeye geleni… Öyle yalnızdık…


Tabi ki insandık, yalnızlığımızı aşacak umarlar arardık hepimiz. Bir Allaha mahsustur yalnızlık, kulun hükmü nedir ki? Tam o günlerimize denk geldi,bilgisayar ve internet. Üstüne üstlük kullanmayan çağdışıydı, küçük bir kutudan dünyanın bütün gizemlerine ulaşıyordun. Kullanmayan kalmasın diyordu tüm büyüklerimiz, okuma yazma bilmeyen kalmasın der gibi... Her talebimize para istiyorlardı, her tıklamamıza bir bedel... Birilerinin çok kısa zamanlarda dudak ısırtacak paralara kavuştuğunu duyuyorduk, ama bize neydi? O karmakarışık teknolojiye nasıl hükmedecek ne işimize yarayacak, biz onda ne yapacaktık, sorgulayamadık bile,herkes alıyor, bilgisayar maceralarını ballandıra ballandıra anlatıyordu, geri mi kalacaktık. Kaçımız okur yazardı, kaçımız grafiker, kitap yazan, haber takip edendi... Dili bile dilimize dönmemiş teknolojiyi tonla para dökerek aldık, ama hakkını yememeli, üç boyutlu oyunlara gene tonla para sayıp iyi eğlendik. Maaile çağdaşlaşmamızın bu eşsiz anıtını salonlarımızın en göz alıcı yerlerine kurduk, anamızın çeyizimize eklediği örtülerle süslüyerek. Bize sağlayacağı nimetleri dört gözle beklerken üniversiteye hazırlanan,gece gündüz de bilgisayardan bilgi kapmaya uğraşan çalışkan kızımızın internetten tanıştığı bakkal Mahmutun çırağına kaçması bir iletişim kazasıydı,unutamadığımız, ama aldırmadık. Bilgisayarın başında giderek ağırlaşan,ağrıyan bedenimiz fena kandırıldık diye sinyaller gönderirken o da oldu. Bir tıkla küçük bir camdan binlerce sanal dost, arkadaş, hatta tam beklediğimiz beyaz atlı gibi duran aşklar sızdı dünyamıza, inanılmaz çoğaldık…


Çevremiz zaten ıssızdı. herkes herkesle kavgalı hır gür içindeydik. Olan bir kaç merhaba dediğimiz de dünya emek isityordu. Onlarla mı uğraşacaktık. Dar günde yanımızda olan dostları elimizin tersiyle itip, dünyanın öbür ucunda yaşayan onlarca yüzlerce sanal dostlardan medet umar olduk. İki bini üç bini bulmuştu facebook arkadaşlarımız, hiç bu kadar kalabalık olmamıştık, ama cenazelerimiz neden bu denli ıssız, düğünlerimiz neden böyle coşkusuz anlamıyorduk. Çok düşünmedik üzerinde. Arkadaşlarımız ordaydı işte, masanın üstündeki kutuda, bir tık kadar yakında. Aman, banal komşularla mı uğraşacaktık. O hiç tanımadığımız insanlarla neyimiz varsa paylaşır, yan yanayken, yüzümüzün kızardığı her ne varsa, ortaya döker olduk sonsuz cesaret bulup… Aşık bile olduk, gazeteler boy boy garip öykülerini yazdı bu sanal aşkların, yılmadık. Kâh on sekiz yaşında bir çocuk, kâh ellisinde bir delikanlı oluyor, sanal aşkımızı doludizgin, kaygısız yaşıyorduk. Nasılsa kimse dokunamaz, yargılayamazdı keyfimizi.


Yediden yetmişe internet ustası olduk. Kimsenin başka şeye gereksinimi yok, aynı evin içinde ayrı pencerelerden sarkarak bakıyor, ayrı dünyalara gürül gürül akıyoruz. Omurgamızın kilitlendiğinin ayırtına bile varamazken, kocaman bir kör sinek gibi yapıştığımız camdan kurtulmayı düşünmek kimin aklına gelir ki? Sözde sosyalleşiyoruz…


Fark etmeden ne az konuşur, ne az görüşür olduk. Okuma alışkanlığının yerini yazının almasına sevineceğiz derken, garip kısaltmalarla sözcükleri ve yazım kurallarını yerle bir ettik… Kime ne ise; durumumuzu, ruh halimizi, tuhaf karikatürler, resimli imgelerle anlatıyoruz. Sıcacık selamlaşmaların yerini “dürt” meler aldı. Canım doğum günü pastası bile kuru cama resim oldu sadece. Oysa aldığımız armağanın janjanlı paketini açmanın heyecanı, teşekkür öpücüğü ya da içten bir gülümseme, “yanındayım” mesajı veren omza dokunma… Ne kadar da sahici değil miydi? Bunca çoğalırken, ayırtına varamadığımız şey, gitgide ıssızlaştığımızdı oysa… Bir tür esaretti belki de. Ya da sanal aşk denilen, çağın hastalığına tutulmanın yeni ismi mi?

Etikete göre ara
Henüz etiket yok.
ÖNE ÇIKANLAR
son postalar
Arşiv
bottom of page